• DENEME

    Sinemaya geldim, bir Almodóvar filmini tek başıma izleyeceğim. Salona geçtim, E10’a oturdum. Cüzdanımı koymak için çantamı açtım, Gaip’le karşılaştım, bir Mahir Ünsal Eriş kitabı. Yanında Ocak’tan bu yana bana eşlik eden ve handiyse sayfalarının sonuna gelinmiş günlüğüm var. Ve kalem kutum. İçinde 0.7 2B kalem uçları, kurşun kalemler, yarım bir silgi. Çantanın en dibinde beni kürekte eşyalarımızı koyduğumuz dolap için aldığımız küçük asma kilit selamladı. Bence dünyanın en güzel caddesini mutlulukla yürüyerek geldim buraya, aynı yolu izlediğim filmin etkisinde başka duygularla ama yine mutlulukla yürüyerek evime döneceğim.Bundan bir zaman önce, o zaman hayatımın en kıymetlilerinden biri ile hayat ve seçimler üzerine konuşurken bana “Balkona çık ve sokakta yürüyen bir Ezgi…

  • DENEME

    YENİDEN

    "Biz kırıldık daha da kırılırız Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü Hırsız da bilmiyor çaldığını" diyor Yarımada'da Cemal Süreya. Daha ziyade kırıldım sanıyorum ama yeri geldi hırsız da oldum ve kimbilir belki katil de. Fakat bilmeyen olmadım hiç. Çaldığımı da öldürdüğümü de bildim. Bilerek yapmadım ama yaptıktan sonra fark ettim. Acısını çektim, pişmanlığını yaşadım, gözyaşını döktüm. Muhattabından özrünü, Yaradan'dan affını diledim. Pişmanlığım bir yaraya merhem oldu mu bilmem ama olsun istedim. Ne yaşarsak, ne kadar güzel yaşarsak yaşayalım perde kapanmadan önceki son sahne ile mühürlenir tüm oyun. Sahici bir farkındalık, samimi bir özür, içten bir pişmanlık oyunun devamına yeterli olamasa da senaryoyu zihnimizde geriye dönük tekrar kurgulamaya, anıları nizami, insanları güzel…

  • DENEME

    Bana doğru…

    Her gün şeyhine giden bir derviş varmış. Bir gün: "Efendim, kırk yıldır her gün size geliyorum." demiş. Şeyhi de demiş ki: "Ah evlat! Keşke kırk yıldır her gün bana geleceğine, bir gün de kendine gideydin." Uzunca zaman "kendine gidemeyenlerle" meşgul olmuşum. Biri yolu kendi bulur umuduyla sabırla beklemişim, bir diğerinin uzattığını zannettiğim elinden tutup yolculuğuna eşlik etmek istemişim, birine hiç dinlemediğini ya da anlamadığını çok geç fark ettiğim ipuçları fısıldamışım. Aynı yerde duralım, aynı manzaraya bakalım diye yola niyet etmemişleri çekiştirip yorduğum da olmuş, acemisi olduğum sokaklarda kendi yükümden fazlasını taşıyıp yorulduğum da... Ben kendime yaklaşmak için yorulmalıymışım zira. Heveslerimin ve haddinden fazla iyi niyetlerimin sivri köşelerini törpülemeli, aklıma düşen…

  • DENEME

    KUYU

    Kuyuya düşmüş birini kuyunun başından “yukarı çık, çık yukarı” diye seslenerek kurtaramazsınız. Kuyunun başında durup “Ben sana buralarda dolaşma, buralar tekinsiz demiştim” ya da “Ama sen de hiç önüne bakmıyorsun canım , böyle olacağı belliydi” diyerek yardımcı olamazsınız. Eleştirmeye, tavsiye vermeye ve hatta birine yardıma niyetleniyorsanız evvela sırtınızdaki üstenci hırkayı çıkarıp yavaşça yere bırakacaksınız. Sonra elinize kalınca bir ip alıp kuyuya sarkıtacak hatta daha iyisi belinize bağlayıp  kuyuya, düşenin yanına ineceksiniz. Kucaklayıp çıkabiliyorsanız ne alâ… Eleştiri ve tavsiye bilgelik gerektirir. Neyi, hangi tonda ve ne zaman söyleyeceğini bilmek gerektirir. Talep edilmiyorsa, şartlar mecbur bırakmıyorsa veya yeterli içsel derinliğe ulaşılamıyorsa lütfen yeltenmeyiniz. Kuyunun dibinde sessizce oturup beklemek kuru gürültüye maruz kalmaktan…

  • DENEME

    BUNEAMK!!!

    Bir gün, bir sebeple kendimi tanımlamaya mecbur tutulsam (ki bunu aslında tercih etmem , çünkü Oscar Wilde’ın da dediği gibi; ‘tanımlamak sınırlamaktır’) hayata bakışımı ‘esnek’ veya ‘akışkan’ olarak nitelendirebilirim. Sezen’in de dediği gibi hepimizin her duruma müsait bir yanı olduğunu hatırımda tutarak kalıplardan, duvarlardan, yargılardan mümkün olduğunca kaçınmaya çalışırım. Fakat son dönemde hayatı yaşanabilir kılan her tür duygunun derinliğini kaybettiğini görmeye bu ‘esnekliğe’ rağmen tahammül edemiyorum. 2 gün önce çocuklar vesilesiyle youtube’da “buneamk” isimli, ismiyle müsemma bir videoya denk geldim. İlk denk gelişimde 10 dakika şaşkınlıktan dehşete sürüklenerek dayanabildim. Fakat içerik(sizlik) ve üslup (?) olarak rahatsız ettiği için bir iki satır yazayım istedim, tamamını izlemeden yazmak haksızlık olur diye düşünüp…

  • Uncategorized

    BAŞUCU

    Uykuyla aram açıldıkça yatağımın başucu giderek kalabalıklaşıyordu. Sayfaları kalemle çizilmekten yıpranmış dergiler En son hangisini okuduğumu hatırlamakta zorlandığım yarım bırakılmış kitaplar Kalemler İrili ufaklı not defterleri Yazılıp karalanmış ve koparılıp atılmış kağıtlar Ekranındaki akrep ilerledikçe içimi sıkan kol saati İçim sıkışık Yatak bedenime, göğüs kafesim kalbime dar Halihazırda bir de klostrofobi var Bir süredir hiçbir işe yaramayan, beklenen haberi getirmeyen lanet olası telefon Susuzluğuma ve kurumakta olan kalbime çare olma ihtimali olmayan zavallı bir sürahi Takmaya başladığım ilk günden beri nefret ettiğim gözlüklerim İç içe geçmiş, birbirine karışmış küpelerim Sürekli kaybettiğim için yanımdan ayırmamaya gayret ettiğim birkaç toka Her şey başucumda Sanki bütün dünya Bir uyku bir de sen uzakta...

  • Uncategorized

    Uyku

    Uykulara borçluyuz, yanımdayken köşe bucak kaçtığımız uykulara. Sensizken, sen o şehrin denizini, ben bu şehrin sensizliğini koklarken uyusam…Saatlerce, günlerce uyusam…Ta ki sen bana, kollarıma gelene kadar, bu şehir sensizliğin kokusunu üstünden atana kadar uyusam…Sen beni uyandırana kadar, uykuya bir ömürlük borcumuzu ödeyecek kadar uyusam… Ezgi Balaban

  • Uncategorized

    Anahtar

    Biraz hüzünlü bir Şubat günü…Anahtarımı cebime koydum bu sabah. Elim cebimde anahtarın soğukluğunu hissettim. İki aydır kapıyı hiç anahtarla açmamıştım. Oldum olası sevmem anahtarları. Kapı dediğin zili çalınca içeriden açılmalı. Seni bekleyenler olmalı, görünce gülümseyenler, sıcak bir ‘hoşgeldin’ , meraklı bir ”nerede kaldın?”. Evde tatlı bir telaş, başka odalardan gelen sesler olmalı. Sabah uykusunun mahmurluğunda annemin mutfak tıkırtıları, akşam saatinde babam ve oğlumun coşkulu futbol gürültüleri. Sofralar kalabalık olmalı, bazı geceler sofrada rakı olmalı, üstelik buz gibi olmalı ama yanında mutlaka anne eli değmiş mezeler olmalı. O sofralarda kahkahalar, bazen tatlı didişmeler olmalı. Kimi zaman herkes birbirinin ne diyeceğini zaten bilmeli ama anlatmak da dinlemek de her seferinde daha tatlı…