Sinemaya geldim, bir Almodóvar filmini tek başıma izleyeceğim.
Salona geçtim, E10’a oturdum. Cüzdanımı koymak için çantamı açtım, Gaip’le karşılaştım, bir Mahir Ünsal Eriş kitabı. Yanında Ocak’tan bu yana bana eşlik eden ve handiyse sayfalarının sonuna gelinmiş günlüğüm var. Ve kalem kutum. İçinde 0.7 2B kalem uçları, kurşun kalemler, yarım bir silgi. Çantanın en dibinde beni kürekte eşyalarımızı koyduğumuz dolap için aldığımız küçük asma kilit selamladı.
Bence dünyanın en güzel caddesini mutlulukla yürüyerek geldim buraya, aynı yolu izlediğim filmin etkisinde başka duygularla ama yine mutlulukla yürüyerek evime döneceğim.
Bundan bir zaman önce, o zaman hayatımın en kıymetlilerinden biri ile hayat ve seçimler üzerine konuşurken bana “Balkona çık ve sokakta yürüyen bir Ezgi hayal et” demişti, “Nasıl bir kadın görmek isterdin?”
Bugün sırt çantası ile Cadde’de yürüyen Ezgi’den, çantasındakilerden, geldiği ve yürümekte olduğu yoldan, seçimlerinden, evet ve hayırlarından, denemelerinden, yanılmalarından, tekrar denemelerinden ve durmalarından, iştahından, hevesinden, kendini sevmeden önce kendini bilmeye çalışmasından, sonra kendini daha da çok sevebilme ihtimalinden razıyım.
Razıyım fakat bunu yazarken gözümden akan yaşlara da mani olamıyorum çünkü kalbim kırık. Biri var, o da razı olsun istiyorum, sırtımı sıvazlasın, saçımı okşasın, “aferin” desin istiyorum, “elinden geleni yaptın, gördüm, dert edecek bir şey yok, her şey daha da güzel olacak” desin, azıcık şımartsın istiyorum. Bütün dünya tek ses olup haykırsa beklediğin yerden gelmeyince bitmeyen bir sessizlik işte…
Bugün de böyle…


