-
OYUN
”Deprem yıkıntılarının üzerinde oynamaya çalışan çocuklar gibi yaşamaya yeniden başlayacağım” yazdı. Kaç kez okudum bu cümleyi bilmiyorum ve cevap yazmak için ne kadar bekledim…Bir tek cümlede ne çok şey anlatmış ve beni nasıl da yüreğimden vurmuştu! Hayat bundan ibaretti işte…Bazen enkaza dönen hayallerin üzerinde ayağa kalkıp içindeki çocuğa seslenebilmekti hayat, ”hadi” diyebilmek…”Hadi oynayalım.” Biraz unutmak, çokça hatırlamaktı… Affetmekti, en çok kendini…Olmak istediğin insana doğru yürürken yolda dönüştüğün kişiyi tanımak ve onunla barışmak…Sevmek, çok ve sonunu düşünmeden sevmek ama sevmeye kendi hatalarından başlamaktı…Umut etmeyi ve inanmayı seçmekti, gerekirse yeniden başlayarak, sıfırdan öğrenerek…Oyuna başlarken kaybetmeyi göze almaktı. Zira oyunun galibi kaybederken bile oyundan keyif alandı! O zaman…Hadi biraz oynayalım mı? Ezgi Balaban
-
BAŞUCU
Uykuyla aram açıldıkça yatağımın başucu giderek kalabalıklaşıyordu. Sayfaları kalemle çizilmekten yıpranmış dergiler En son hangisini okuduğumu hatırlamakta zorlandığım yarım bırakılmış kitaplar Kalemler İrili ufaklı not defterleri Yazılıp karalanmış ve koparılıp atılmış kağıtlar Ekranındaki akrep ilerledikçe içimi sıkan kol saati İçim sıkışık Yatak bedenime, göğüs kafesim kalbime dar Halihazırda bir de klostrofobi var Bir süredir hiçbir işe yaramayan, beklenen haberi getirmeyen lanet olası telefon Susuzluğuma ve kurumakta olan kalbime çare olma ihtimali olmayan zavallı bir sürahi Takmaya başladığım ilk günden beri nefret ettiğim gözlüklerim İç içe geçmiş, birbirine karışmış küpelerim Sürekli kaybettiğim için yanımdan ayırmamaya gayret ettiğim birkaç toka Her şey başucumda Sanki bütün dünya Bir uyku bir de sen uzakta...
-
BAŞARI
Çocukken, küçücük bir kız çocuğu iken hiç arkadaşım yoktu benim. Sokakta oynamayı sevmez, daha doğrusu bilmezdim. Çocuklarda kendiliğinden olan oynama becerisi bende yoktu. Sokaktaki çocuklara imrenir ancak aralarına karışamazdım. En yakın arkadaşlarım kitaplardı. Okul dışındaki tüm zamanımı kitaplarla geçirebilirdim. Elbette çok uslu bir çocuktum; hiç yaramazlık yapmaz, kimsenin başını ağrıtmaz, hiçbir konuda çok talepkar ve ısrarcı olmazdım. Ve tabii ki çok başarılıydım! Ders notlarım hep çok yüksekti. Hayatta çok erken tanıştığım ve hiç yadırgamadığım şey sanırım sorumluluktu, yapmam gerekenleri bilir ve hatırlatmaya ya da ikaza gerek olmadan yapardım. Şimdi, yıllar sonra geriye dönüp o günlere baktığımda o küçük kız çocuğunun ne kadar yalnız olduğunu görüyorum… Uslu olmam, çok başarılı olmam…
-
Uyku
Uykulara borçluyuz, yanımdayken köşe bucak kaçtığımız uykulara. Sensizken, sen o şehrin denizini, ben bu şehrin sensizliğini koklarken uyusam…Saatlerce, günlerce uyusam…Ta ki sen bana, kollarıma gelene kadar, bu şehir sensizliğin kokusunu üstünden atana kadar uyusam…Sen beni uyandırana kadar, uykuya bir ömürlük borcumuzu ödeyecek kadar uyusam… Ezgi Balaban
-
Yaşamak
Yazdıklarını karalamak gibi bir şey bu ”yaşamak”…
-
Kuytu
Kederden kuytular yaptım kendime Hayattan kaçıp kaçıp saklanıyorum.
-
Gece
Kapkara bir gecede Uzanıp seni düşünmek istiyorum saatlerce Keder yoğun bir sis olup üzerimi örtene Özlem yağmur olup gözlerimden inene dek Seni düşünmek istiyorum saatlerce, günlerce Kara geceyi acı bir soğuk uyandırınca Yokluğun mu üşütüyor beni, imkansızlığın mı acaba Oysa ki aşinayım yokluğuna da imkansızlığına da Ve neden sonra fark ediyorum ki Umudum öldürüyor beni Alay edercesine adeta
-
Beklemek
Özledim Ataklarla seyreden bir hastalık gibi beni nefessiz bırakacak kadar ağır hasret nöbetleri geçiriyorum Nefes gibi sana, sesine, ''canım'' deyişine muhtacım Sen yoksun Sadece özlemek değil bu İmkansızı ummanın, olmayacak olanı beklemenin kederi Öyle çok şey bekliyorum ki... Seni bekliyorum Senden gelecek bir haberi, işareti Aynı zamanda ummaktan ve beklemekten yorulup tükeneceğim günlerin gelmesini bekliyorum Umudumla birlikte kalbimdeki sızı da tükenecek biliyorum Umut içimdeki renklerle birlikte solup gitsin diye bekliyorum.
-
Anahtar
Biraz hüzünlü bir Şubat günü…Anahtarımı cebime koydum bu sabah. Elim cebimde anahtarın soğukluğunu hissettim. İki aydır kapıyı hiç anahtarla açmamıştım. Oldum olası sevmem anahtarları. Kapı dediğin zili çalınca içeriden açılmalı. Seni bekleyenler olmalı, görünce gülümseyenler, sıcak bir ‘hoşgeldin’ , meraklı bir ”nerede kaldın?”. Evde tatlı bir telaş, başka odalardan gelen sesler olmalı. Sabah uykusunun mahmurluğunda annemin mutfak tıkırtıları, akşam saatinde babam ve oğlumun coşkulu futbol gürültüleri. Sofralar kalabalık olmalı, bazı geceler sofrada rakı olmalı, üstelik buz gibi olmalı ama yanında mutlaka anne eli değmiş mezeler olmalı. O sofralarda kahkahalar, bazen tatlı didişmeler olmalı. Kimi zaman herkes birbirinin ne diyeceğini zaten bilmeli ama anlatmak da dinlemek de her seferinde daha tatlı…
-
Dedem…
Avucunun içindeki elimi Gökyüzüne uçurduğun salıncağımı Çocukluğumun ışığı, sıcağı oluşunu Çağırmadan gelmeni, istemeden yapmanı ‘Bir küçücük aslancık’ı Yanına ‘tümbüldüğüm’ ve yataktan hiç kalkmak istemediğim o çocukluk sabahlarını Horozlu parkta beni beklediğin ve yalnızlığımı alıp götürdüğün o günü Balıkesir garajını, sıkışık köfteyi Koca kız olduğum halde her sabah elimi tutup servise götürmeni, her akşamüstü dönüşümü beklemeni Bıçak gibi keskin hafızanı, hikayelerini, yaramazlıklarını, yorulmak bilmeyişini Senin yanında büyümenin, senin ‘Çakır’ın olmanın ne demek olduğunu… Ve en önemlisi bana nasıl güzel hissettirdiğini Kalbimin en derininde saklayacağım. Nefes aldığım sürece bende, benimle yaşayacaksın. Seni çok seviyorum canım Dedem. Yolun ışık olsun, nurlar içinde uyu.




