ÖYKÜ

TAKAS

”Otursana biraz, niye gitmekte acele ediyorsun?” dedi. Acelem yoktu aslında ama “ne yapıyorsun?” sorusuna “aklımı başıma topluyorum” cevabını veremediğim gibi bu soruya da “önümüzdeki birkaç ayı seninle geçireceğim 5 dakikayla takas etmeye gücüm yok” diyemedim. Çünkü biliyordum ki o 5 dakikada bakışları, dudaklarının gülümserken yaptığı kıvrımlar, alnına düşen gür saç tellerinin rüzgarla arsız uçuşmaları, elleri… Ahhhh, en çok elleri, uzun, biçimli parmakları tanklı tüfekli bir ordu gibi önümdeki birkaç ayın savunmasız, silahsız her anını teslim alacak, rutinin dışına çıkabildiği her an boş kalan zihnimi esir edecek, sabah uyandığımda ve mutlaka her gece uyumaya hazırlanırken siperlerime sızacak ve sonunda kalbimi ve hayatımı bir kez daha fethederek mutlak zaferini ilan edecekti.

Zaten davetkâr halinde şimdiden muzaffer bir kumandan edası vardı. Üzerimdeki hakimiyeti o kadar tereddütsüz ki! O fütursuz bakışlarıyla beni tepeden tırnağa süzerken ben de ellerimin titrediği anlaşılıyor mu diye hızlıca kontrol ettim. Her ihtimale karşı çantamı iki elimle daha sıkı tuttum. Aslında saklayacak bir şeyim ya da saklanmamı gerektirecek bir durumum yoktu. Yenilgimi en başından kabul edip kaçak dövüşmek yerine teslim bayrağını çekmiştim. Bana da bu yakışırdı. Stratejik hamleleri, kaçanın kovalandığı hikayeleri oldum olası sevmemiştim. Bu yüzden aklımın pılısını pırtısını toplayıp uzun bir seyahate çıkmaya karar verdiği günlerin ilkinde bildiğim en dolaysız yolla ‘’ben sana aşık oldum’’ dedim. Bundan sonrasını o düşünsün mü demiştim kendi kendime bilmiyorum ama belli ki onun düşünecek pek de bir şeyi yokmuş. Göz açıp kapayana kadar araziye uyum sağladı, üstelik lütfedip durumumuzun imkansızlığını bile mazeret göstermedi. Ben elimde teslim bayrağımla savaş alanında fethedilmeye bile değmeyecek yıkık dökük bir kale gibi kalakaldım.

Heyhat…Bari cesaretim takdir edilseydi. Üzerimdeki şaşkınlığın tozunu silkelemem, aklımı gittiği uzak diyarlardan dönmeye ikna etmem çok kolay olmadı. Yeni yeni kendime geliyorken böyle bir karşılaşmanın ne alemi vardı? Deli miydim ben, 5 dakika için aylarca kıvranır mıydım yeniden!  

“Acelem yok aslında” dedim, bir sandalye çektim, usulca oturdum. Madem aylarımı feda edecektim, dolu dolu bir 10 dakika otururdum! Belli ki mantığım onunla aynı ortamda bulunmayı reddetmeye devam ediyor, her karşılaşmamızda sahneyi kapris yapmadan ona bırakıyordu.

Bir hatalar zincirinin ‘güya’ son halkası olarak aylar sonra yine karşısındaydım. Tam olarak böyle demişti; “yapmamam gereken çok hata yapmışım ve sen sonuncusun.’’ Hiçlikten hataya hatta sonuncu hata olmaya terfi ettiğime bile sevinecek gibi olmuştum. Hatta bu hatalar silsilesini sonlandırmaya niyetlendiğine göre benim diğer hatalarından bir farkım olmalıydı. O zamanlar bu cümleye bile kendi hayal gücümün işine gelen ve sınırlarını zorlayan anlamlar yükledim, onun da benden çok etkilendiğini, bu karşı konulamaz akıntıya kapılmaktan korktuğunu, aklı selim davranmaya çalıştığını düşündüm. Fakat kendimi bile inandıramadım. Zira bu minvalde bir beyanı olmamıştı. Sessizlik yemini etmiş rahipler gibiydi fakat sessizliğinin birini terbiye etmekten ziyade beni çileden çıkarmakta olduğunu elbette bilmiyordu.

Şimdi, tekrar karşısında durduğumda, hissettiğim kırgınlığa benzer burukluğun sebebi bu işte. Bana yapabileceği en büyük kötülüğü yaptı. Beni aklımdaki soru işaretlerinin çengellerinde asılı bıraktı. Boşlukta sallanıp duruyorum. Tek ihtiyacım olan bir açıklamaydı. En can yakıcı sözlerin bile bu belirsizlik kadar canımı acıtmayacağını bilse yine de böyle yapar mıydı? Yapardı belki de…Belki hiç umurunda değilim, hiç olmadım. Bunu bile bilsem yeterdi. Bu zavallı bilgiye bile razıydım. Sanırım beni bu adaletsiz takasa mecbur bırakan da aklımda dönmedolap kurmuş olan bu cevapsız sorulardı.

Oturdum. Sandalyesini çekerken ‘ben’ durağında tekrar kısa bir mola vermek isteyip istemediğinin hızlı bir muhasebesini yaptığını saklamayan yüzüne baktım. Ürperdim. Karşımda otururken beni istediği zaman kendine ilikleyebileceğine olan inancından, kendinden bu kadar emin olmasından nefret ettim. Beni hiçe sayma cesaretini ona veren ben olduğum için kendime öfkelendim. Daha birkaç ay önce icabet etmemeyi imkânsız bulduğum davetler gönderen bakışlarında küstahlık ve had bilmezlikten başka bir şey bulamadım. Nasıl bu kadar yanıldım? Kendimi olmayacak seylere nasıl ikna ettim, ne umdum? Oysa bendeki duygu nasıl katıksız, ne kadar dolaysızdı. Benim değilse de tertemiz hislerimin karşılığı en azından biraz saygı ve incelik olmalıydı. Birden dalgaların bulandırdığı bir su gibi sakinleşti zihnim, su berraklaştı.

 Tedirgin sessizliği kırmak için ne içmek istediğimi sordu. ‘’Hiç’’ dedim. ‘’Kalkıyorum. Az önce aramızdaki hesabı kapattım, başka alacak verecek yazılsın istemiyorum.’’ Kalktım. Kalbimdeki ağırlığı masaya bırakmış olarak yürüdüm. Arkamdan nasıl baktığını bilmiyorum çünkü ben arkama dönüp bakmadım.

                                                                                                    Ezgi BALABAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir