DENEME

CADDE

Evlenmeden önce Ferhat’ı görmeye İstanbul’a geldiğim zamanlar, Ankara’da okuyan, denize hasret kalmış bir Egeli olarak, onun beni Bağdat Caddesi’ne getirmesine bir anlam veremez, biraz da burun kıvırarak ”ne işimiz var burada” diye sitem eder, ısrarla deniz kokusu alabileceğim bir yere gitmek isterdim. Yıllar sonra buraya bu kadar tutkun olacağım aklımın ucundan geçmezdi.

Şimdi her fırsatta çıkıp yürüyorum. Cadde’ye çıkan bütün yolları, tek yönleri, ters yönleri, sokak isimlerini, eskimiş evlerdeki yaşanmışlıkları, yıkılan evlerin efkârını, yeniden yükselen binaların yerine yakışma endişesini, yeni yerleşilen evlerdeki hayatı soluma telaşını içime sindire sindire yürüyorum.

Bazı sokakları, bazı sokak isimlerini, bazı sokakların hem kendilerini hem isimlerini seviyorum. Mesela Taş Mektep Sokak ya da Yeşil Bahar Sokak… O sokaklardan geçerken adımlarım yavaşlıyor, bakışlarım bahçelerde, balkonlarda daha uzun oyalanıyor. Bahçelerine güzel bakan, balkonlarına hayat iliştirenleri de seviyorum. Hayata tutkuyla bağlı olan, hakkını vererek yaşayanlara ait kanıtlar bulunca onları da aileden sayıyorum, içim sıcacık oluyor. Gülümsüyorum. İçimdeki o huzurlu sıcaklık bir hayâl kurduruyor, bir dilek tutturuyor, ”amin” diyorum.

Halâ gülümsüyorum. Burnunu cama dayamış ev köpeklerine ve beni pek de umursamayan sokak kedilerine de…Hatta aramızda kalsın, bazen onlarla hasbıhal ediyorum. Bazen sadece kısa bir selamlaşma, küçük bir iltifat, bana ayıracak vakitleri varsa biraz dedikodu, müsaade ederlerse bir hatıra fotoğrafı rica ediyorum, en yakışıklısından…

Hangi güzel isimli sokaktan geçersem geçeyim, yolumu Cadde’ye bağlıyorum. Yürüyüşümü böyle kutluyorum. Mutlaka çok sevdiğim o kitabevine uğruyorum. Dergileri karıştırıyorum, kitap raflarının arasında telaşsız dolaşıyorum. Ne garip…Kitabevinin kafesinde oturanlar da aşina geliyor. Teklifsiz birinin masasına otursam yarım kalmış sohbetimize devam edecek gibi hissediyorum.

Evet, bugünlerde Cadde’nin yılın bu zamanında alışkın olduğumuz ışıltısından, coşkusundan eser yok. Biraz dargın, biraz çekingen ama yine de güzel. Süssüz, şaşasız fakat sade ve asil. Bu sefer kendime fısıldıyorum; ”Işıl ışıl olur yine. Yine sesler, kahkahalar kafelerden fışkırır, kadehlerdeki şarabın kırmızısı bizi yine dost sohbetlerine çağırır. Tatlı tesadüflerle buluşuruz yine özlediklerimizle. Bir akşam üzeri Caddebostan’da usul usul demlenirken çocuklarla rastlaşırız, biraz yanımızda kalsınlar diye ufak tefek rüşvetler teklif eder, kandıramayız. Onlar içlerinden taşan tazecik heyecanlarını da alır gider, biz arkalarından bakarız. Biraz onlara, biraz kendi gençliğimize…Az kaldı diyorum, ışıl ışıl olur yine.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir