DÜĞÜM
Trafik her yönde sıkışık. Yürüsem şimdiye evdeydim. Haftalardır her cuma aynı terane. Eve yaklaştıkça sabırsızlanıyorum. Aklımda hep arabayı uygun bir yere park edip geri kalan yolu yürümek var. Fakat bir yandan arabanın beni saran sıcaklığına, usul usul içime akan müziğe de tav oluyorum. Tam şarkının elinden tutup bir hayâle yürüyecekken köşedeki sokak çiçekçisine takılıp kalıyorum. Söylemiş miydim daha önce, papatyaları seviyorum ben. Belki sevdiğim ilk adam beni bir zamanlar onlara benzettiğinden. Yüzünü saçlarıma gömer “deniz kokuyorsun” da derdi bazen. Daha güzelini söyleyen olmadı zaten.
Ne garip, gerçekten sevildiğimize inandığımızda bizi seven insanın gözlerinden görüyoruz kendimizi. Bize yazılmamış rollere giriyor, üstümüze biçilmemiş kaftanlara bürünüveriyoruz. Yeter ki aşkla söylensin inanılası yalanlar. Ben de saçlarımın deniz koktuğuna inanmıştım işte, papatyalara benzediğime. Bir kitabın sayfaları arasında kurudum, unutuldum herhalde.
Nasıl olsa duruyoruz, inip bir demet alsam mı diye düşünürken hareketlenir gibi olduk. Ara sokakta bekleyen araç sürücülerinin de tahammülü kalmamıştı besbelli. Ben ana yolda olduğum için nispeten daha şanslıydım. Hanidir ara sokakta kıpırtısız durmakta olan ilk araca yol verdim. Karanlıkta yüzünü tam olarak seçemediğim, upuzun, düz saçlarını yukarıdan sıkıca toplamış, muhtemelen bana hafifçe gülümseyerek bakan bir kadın, sürücü koltuğundan sağ elini kaldırarak bana teşekkür etti. Araç biraz ilerleyince sokak lambalarının ışıkları arabanın içine sızmaya başladı, kısacık bir an göz göze geldik. Işıklar artık tamamen güzel yüzüne yığılmıştı. Yüzü gözlerimin önünde ve ne kadar tanıdıktı.
Düşünceler, hisler ve anılar zamandan hızlı koşuyor bazen. Daha önce sevdiğin birini tekrar sevmek ne kolay…Hatıralardaki o sıcaklığa sokulmak, sevmiş ve sevilmiş olmanın doyumuna sığınmak ne kolay…Kısacık bir an için sokulduk, sığındık ve yine sevdik birbirimizi. Gerçeğin demirleri hislerin naifliğini hapsedene dek sevdim o kadını yine, aramızdaki rabıtanın unutmak istediğim demlerini anımsayana dek bir kez daha ve yine çok sevdim.
Beraber büyüdük biz. Kendimizi beraber aradık. Sana biraz ben, bana biraz sen kattık. Bugün her kim olduysak biraz da birbirimizin sayesinde. Ben duvarlarımı yıktım seninle, sen makul olmayı öğrendin benimle. Bir evi paylaştık, parasız kaldığımızda bir tavuk döneri, ders notlarımızı, soğuk biraları, karlı İstanbul sabahlarında eldivenlerimizi, bazen uykumuzu, hayatımızın en güzel yazlarını, halâ kimselere anlatamadığım sırları paylaştık. Biz seninle gençliğimizi paylaştık. Beni papatyalara benzeten adamı da paylaşmamız şart mıydı!
Bizi sen tanıştırmıştın, yakıştırmıştın. Birkaç yıl beraber çok mutluyduk. Sonra olmadı işte. Aşktı, biterdi…Gerçi bitişi tarafımca idrak edilmemişti ama demek tek taraflı bitmişti. Bunda şaşılacak bir şey yoktu da ayrılık sürecinde senin benden uzak duruşunda, yanımda olmayışında bir muamma vardı.
İmalardan falan hoşlanmam bilirsin, defalarca açık açık “sana ihtiyacım var” dedim. Bir konuşsak, sana bir dökülsem, kalbimde, zihnimde yuvalanan, konuşmadıkça yavrulayan haşerattan kurtulacağım. Fakat yoksun…Aradığım kişiye madden ulaşıyorsam da manen ısrarlı çağrılarım daha inatçı bir ısrarla reddediliyor. Her zamanki safdilliğimle seni mazur gösterecek bahaneler buluyor, daha doğrusu uyduruyorum. Ama ne yalan söyleyeyim kırılıyorum, bir küçük özür anahtarıyla affetme kapısını açık bırakarak darılıyorum.
O sırada hanginizin uzaklığı canımı daha çok yaktı biliyorsun değil mi? Onun yokluğuna alışmaya, bir yandan da sana ulaşmaya çalışırken haberiniz geldi. Berabermişsiniz…
Sen ki beni hiç tanımamışsın…En çok buna darıldım. Aşka hürmetimi hiçe sayışına. Nasıl kıyılır ki aşka, kıyabilir miydim size? Sen değil miydin ‘Sezen bu şarkıyı sana yazmış, “ben kimseden gidemem, gitmem” diye benimle eğlenen, “sevmek, bir kere sevdin mi sonsuz kere kıyamamak senin lanetin” diyen. En yakınımdakine bile kendimi anlatamayışımdan kendime suçlar, kusurlar, senin beni anlamayışından sana öfkeler ve kırgınlıklar devşirdim. Nasıl atlatırdık bilmiyorum ama atlatırdık. Susmasaydın, korkmasaydın atlatırdık. Velhasıl korkaktın, korkaksın…Atlamadık.
Tam alıştım derken kandırılmışlığıma ve yokluğuna, sevgilin aradı. Ben bir özür, hiç değilse bir açıklama beklerken, hiç uzatmadan, nasıl olduğumu bile sormadan konuya girdi. Göğsünde bir kitle hissetmişsin, benden başkasına güvenemezmişsiniz. Gelseniz acaba ben bir muayene edebilir miymişim? Kendimi bir an senin için endişelenirken yakaladım. Yine de “gelmeyin” demek istedim, “bakamam”, “siz benden başkasına güvenemiyorsunuz ama ben en çok size güvenmiyorum”. “Kendisi arasın” demek istedim, “sen kimsin ki aramıza giriyorsun!” İstedim ve isteklerimi susuz yuttum. “Tabii” dedim, “yarın hemen gelin”.
Ertesi gün iki yabancı gibi kapımdaydınız. Merhaba bile yerini yadırgayınca, hemen o anda, kapı eşiğinde, aramıza yeni bir duvar örmene fırsat vermeden, içimde seninle konuşmak, seni affetmek için delice bir istek duydum. Bilirsin ki ben barışmaya, anlaşmaya kurulmuşum. Kızardın da bana böyle zamanlarda eskiden. Her düğümden vazife çıkarma, bazı düğümler çözülmemek üzere atılır derdin. ”Değmez…” Şimdi düğümlü ipin ucunu elinde tutmuş eşiğin diğer tarafında sen duruyorsun ve bana değeceğine dair en ufak bir işaret vermiyorsun. Soğuksun. Suçluluğunu aramıza sana ulaşamayacağım kadar uzun mesafeler koyarak bastırmaya, saklamaya çalışıyorsun.
Senin kurallarına teslim olup kendimi bu konuşmanın yeri ve zamanı olmadığı gibi faydasızlığına da hızlıca ikna etmek zorunda kaldım. Göz göze gelmekten kaçındığımız muayenenin sonunda kötü haberi içim sızlayarak verince sen beni suçlar gibi baktın yüzüme. Etmediğim ahların, bedduaların hesabını sordun. Bu hikayenin mağduru sen oldun. Her nasılsa suçlu çıkmayı başaran yine ben…
Bu arada tedavin devam ederken ayrılmışsınız, bunu da çok sonra öğrendim. Olan ikimize oldu nitekim.
Kısacık bir an göz göze gelince fark ettim. Bir yabancıyı o kısacık anın içinde hatırladım, bir an için yine sevdim ve yol verdim.



8 Yorum
arzu aksaya
Yıllar öncesine, üniversiteden mezun olduğum yıla gittim bu yazıyı okurken. Bu burukluğu o yıl mezuniyet töreninde yaşamış ve her ne kadar sağlam sanılsam da koca bir depremde yıkılmıştım. Taraflardan biri arkadaşım değildi, büyürken idolüm olmuş canım kuzenimdi.
‘Gerçeğin demirleri hislerin naifliğini hapsedene dek sevdim o kadını yine, aramızdaki rabıtanın unutmak istediğim demlerini anımsayana dek bir kez daha ve yine çok sevdim.’ Affetmeye, kabullenmeye hatta insanları yeniden sevip güvenmeye kurulu olmak ne güzel! Ama ben bunu yapamadım, şimdi yaşasam ne yaparım onu da bilmiyorum. Çok naif bir hikaye olmuş, kırılmayı, kendini onarmayı ve şartlar ne olursa olsun olduğun senden uzaklaşmamayı ne de güzel anlatmış! Kaleme, yazan ele sağlık…
Ezgi Balaban
Sizin gibi kalemini cok sevdiğim bir yazar ve iyi bir okurdan bu yorumu almak beni çok mutlu etti. Çok teşekkür ederim Arzu hanım. Yazarken yapmayı planladıklarımızla yaşarken yaptıklarımız her daim örtüşür mü bilmiyorum. Fakat her şeyin insana dair olduğunu ve kendimin ne kadar ‘kusurlu” olduğunu düşününce arada samimiyet ve açıklık varsa her şeyin üstesinden gelinebileceğine inanıyorum. Samimiyet ve açıklık yoksa zaten uğruna çaba gösterilecek bir şey de yok sanıyorum.
Tekrar teşekkür ederim. Sevgilerimle…
Nihat Aksakal
Tek nefeste okunası ama çok buruk bir yazı olmuş ☹️
Ezgi Balaban
Hayat buruk bazen ☺
Tülay Öztürk
Yakalamayı uzun zamandır hayal ettiğim ama başaramadığım bir sakinlik , kabul, akışın içinde çırpınmadan ama yok da saymadan bir varoluş ve her şeye rağmen sevebilme becerisi hissettim bu hikayenin içinde. Hayat bazen üzücü , acımasız ve bunlardan azade kimse yok. Ama öyle bir akıp gidiyor ve bir yandan öyle dokunuyor ki duygulara, insan yaşamı hissediyor ve i her şeyiyle onu seviyor satırlarda ilerlerken. Çok sevdim 🙂
Ezgi Balaban
Satırlarda ilerlerken, hayat akarken kendi dünyamı size açabilmek, paylaşabilmek, gitmek istediğim yerlere giderken bana eşlik etmeniz benim için büyük mutluluk. İlk yazılarımdan birinde yazmıştım ”Anlaşılmak şifadır” diye. Her yorumunuz benim için şifa…Çok teşekkür ederim. Sevgiler.
Meltem
Kabulün en efendisi, yaraları kanatmadan tatlı bir hüzünle kalmaya dair çok güzel bir anlatı…
Ezgi Balaban
Son halini verirken çok kıymetli eleştirilerin çok faydası dokundu. Bu güzel yorumla da çok mutlu ettin. Teşekkür ederim.