TIP BAYRAMI
Doktorum ben…6 yaşından üniversiteyi kazandığım güne kadar her gece dua ettim doktor olabilmek için. Çok istedim, hayal ettim, çok çalıştım. Üniversite tercihlerini yaparken babam vazgeçirmeye çalıştı. ”Çok yorulursun, yıpranırsın, başka alternatifler de düşün, araya mühendislik, eczacılık yazalım” dedi. Aklımdan bile geçirmedim. Bir gazete sayfasında adımın karşısında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi yazdığını gördüğüm gün sanıyorum ki hayatımın en gururlu günlerinden biriydi. O anki heyecanımı ve mutluluğumu hatırladığımda şimdi bile gözlerim doluyor.
Üniversiteye başladığımda 17 yaşıma yeni girmiştim ve koskoca bir şehirde ailemden uzakta, yalnızdım. Ama yalnız hissetmiyordum. Okulu gördüğüm anda büyülenmiştim. Morfoloji kampüsündeki taş bina, amfileri, bahçesi, Morfoloji kantini evim gibiydi. Bilenler bilir…Çok zordur Ankara Tıp, laf olsun diye değil, ”zor” ne demekse Ankara Tıp o demektir.
1.sınıftan uykusuzluğa alışmaya başlar tıp öğrencileri. Gündüzlere ve akşamlara sığmaz çünkü öğrenilmesi gerekenler. Ya dayanabildiğin kadar dayanır, uyumazsın ya da pilinin bittiği yerde gecenin kör bir saatine alarm kurar, gözünü açar açmaz kahveni içer, kaldığın yerden devam edersin. Haziran senin yaşındakiler için yazın, tatilin ve keyifli günlerin başlangıcı iken senin için final zamanıdır. Final zamanı yurtta çalışmaktan sıkılınca gezmeye gitmezsin, canım Milli Kütüphane’ye gider, orada arkadaşlarınla buluşur, çalışmaya devam edersin. Okursun okursun okursun, kitapların ve ders notların altını çizmekten yırtılır, yine de hiçbir zaman ”artık hazırım” diyemezsin.
3. sınıfta öğrendiğin her yeni hastalığın semptomlarını yaşarsın. Sürekli kendini dinlersin, felaket senaryoları yazar, her hafta başka bir hastalık nedeniyle ölümün kıyısından dönersin. Bir de bunları hocalarına falan anlatırsan eğlence kaynağı olursun 🙂
4.sınıfta kliniğe yani hastaneye geçince artık doktor olmak ne demekmiş yavaş yavaş hissetmeye başlarsın. Beyaz önlükle hastane koridorlarında dolaşmak, ilk hastanla konuşmak, ilk hastana dokunmak, ilk kez birinin sana ‘doktor hanım” diye seslenmesi…Bir rüyanın gerçeğe dönüşmeye başladığının ispatıdır.
6. sınıfta intörn olursun, nöbetle tanışırsın. Bir yandan okul ve nöbetler bir yandan TUS’a hazırlık derken o bir yılın nasıl geçtiğini hem anlamaz hem de ömür boyu unutamazsın.
Sonrası asistanlık ve mecburi hizmet…500. gün istifa edip İstanbul’a dönmemin üzerinden 10 yıl geçmiş olmasına rağmen hala içime sindiremediğim ve ömür boyu da sindiremeyeceğim mecburi hizmeti ayrı tutarak söyleyebilirim ki fakülteye adım attığım ilk andan itibaren her gün doktor olduğuma şükrettim. Çok çalışmam gerektiğini biliyordum bu tercihi yaparken ama 5 yaşında bir çocuğun bir hastane yatağında kemoterapiden dökülen saçlarını avuç avuç önündeki leğene toplamasını unutamayacağımı, aylarca KİT ünitesinde çocuklarının kokusuna hasret, izole yaşayan ve yaşamaktan ümidi olmayan Ali bey için 18 yıl sonra hala gözyaşı dökeceğimi bilmiyordum. Çok yorulacağımı biliyordum evet ama sürekli başkalarının hayatı ile ilgili önemli karalar almam gerektiğini, bazı geceler çarpıntıyla uykudan uyanıp o gün verdiğim bir kararı sorgulayacağımı, bu sorumluluğu taşımanın ne kadar tüketici olabileceğini, insanların benim de insan olduğumu unutacaklarını ve hiç hata yapmamamı bekleyeceklerini de bilmiyordum. Umutla gözümün içine bakan insanlara bekledikleri haberi verememenin her seferinde içimi nasıl kanatacağını, kötü haber verirken soğukkanlı kalmayı ve göz yaşlarımı içime akıtmayı öğrenebileceğimi bilmiyordum…
Çok hayal ettim doktor olmayı evet ama bir hastanın minnetle ”Allah senden razı olsun kızım” demesinin benim için ne ifade edeceğini, dünyalar güzeli bir kadının gelip ”benim hayatımı kurtardınız, siz benim meleğimsiniz” dediğinde yılların yorgunluğunu bir cümleyle dinlendirebileceğini hayal bile edemezdim. İnsanların sağlıkları ve hayatları ile ilgili bana güvenmelerinin ve teslim olmalarının ne büyük armağan olduğunu, ”hayır duası”nın şifa olduğunu bilmiyordum. Tek bir kişinin bile hayatında olumlu bir değişiklik yapabildiysem boşa yaşamadığımı hissedeceğimi ve her şeye rağmen hep ”iyi ki” diyeceğimi…
En büyük motivasyonu ”iyilik” olan, özveriyle çalışan, bilimi ve deontolojiyi her şeyin üstünde tutan tüm meslektaşlarımın, hocalarımın ve yolun başındaki tıp öğrencilerinin Tıp Bayramını kutluyorum. Yaşadığımız zorlukların anlaşıldığı, çabamızın ve emeğimizin daha çok takdir gördüğü nice bayramlara…
Ezgi Balaban

